Afrika kıtasında birdenbire patlak veren ve tüm ilginin bu bölgeye yoğunlaşmasına neden olan korsan eylemlerinin yankıları henüz sona ermeden dünya bu kez, Hindistan’daki eski adıyla “Bombay” olarak bilinen şehirde büyük bir katliam girişimine tanık oldu.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi terör eylemleri, bugünlerde tarihsel geçmişindeki ideolojik ve siyasal formatıyla çıkıyor karşımıza. Hollywood stüdyolarında kurgulanmış filmler izleniyor sanki demiştim o yazımda. Fakat bu tespitimde yanıldığımı düşünüyorum artık. İnsan merkezli hiçbir siyasal proje, insanın değişkenliği nedeniyle bu denli kontrol edilemez. Artık çok kutuplu dünya dengelerinin birbiriyle olan çekişmelerine yeniden tanık olacak insanlık.
Toprakları üzerinde güneşin batmadığı Büyük Britanya İmparatorluğu derin uykusundan yavaş, yavaş uyanmaya mı başladı nedir! Şu finansal krizlerle boğuşan dünya piyasaları kendilerine bir çıkış yolu ararlarken akıllara her nedense birden bire eski kolonyaller geldi. Sahi, şu eski sömürge ulusların bir şekilde hizaya getirilerek cebren dahi olsa ikna edilmeleri mümkün müydü acaba? Eski dönemlerin ekonomileri farklı ihtiyaçlara yönelik olduğu için yeterince faydalanılamamış atıl kaynaklar, modern zamanların teknolojik bilinç ve donanımından büsbütün mahrum olan şu barbarların elinden alınamaz mıydı? Hazır, dünya aktörlüğüne oynayan şu dev, şimdilik kendi sorunlarıyla meşgulken küçük bir manevra yapmanın ne sakıncası olabilirdi!
Evet, Hindistan birden bire sorunlu bir bölge haline dönüştü şimdilerde. Nasıl dönüşmesin; Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medyedev’in, Hint Başbakanı Manmohan Singh ile nükleer enerji ve uzay araştırmalarında ortak hareket etme kararı alıp karşılıklı anlaşmalar imzalamaları. Ardından, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir Rus savaş gemisinin Panama Kanalını geçerek Romdan Limanı’na demirleyecek olması, bu durumun; Venezuella ile yapılan ortak bir deniz tatbikatıyla birlikte bölgede Rus etkisinin güçlendirileceğinin açıklanması zaten ortaya çıkmış olan kaosun habercisi oldu. Fakat terör hareketlerinin kışkırtılması bu bölgede beklenen sonuçların alınmasına yeterli olmayacaktır. Arkadan ne gibi açılımların yapılacağını doğrusu merak etmemek elde değil.
Aydın AKDENİZ
Amerika'nın, yeni başkan Obama ile dış politikada nasıl bir yol haritası izleyeceği konusu, bugünlerde en az Amerikan halkı kadar dünya kamuoyunun da ilgisini çekmekte. Doğrusu, bu eğilimi yalnızca ilgi düzeyinde bir merakla açıklayamayız. Çünkü 11 Eylül saldırılarının, oluşan kaotik ortamın miladı kabul edildiği tarihten bugüne aradan geçen bunca zamana rağmen müttefiklere aradıkları güven ve istikrarı sağlayamayan Amerika, başta ekonomik kriz olmak üzere, her tür terör olayının da odak merkezi olarak algılandığı bir konuma düşmüştür.
Bunda hiç şüphesiz, neocon politikalarının olumsuz etkileri bulunmaktadır. Peki, dış politika başta olmak üzere her konuda pragmatist bir realitenin öncülüğünü yapmış bir ülke, bu gerçeği nasıl göz ardı edebildi? Burada bir yönetim zaafiyetinden söz edilebilir mi? Elbette hayır. Sanırım durum bundan daha vahim. Amerikan kamuoyu bugünlerde neocon akımın sözcüleriyle politikada realizmi savunanlar arasında yaşanan tartışmalarla meşgul.
Realist politikacıların dış politikaya bakış açıları nedir? Bunu kendileri; " Dünya gerçekte nasılsa, ona öylece davranılması gerektiği" şeklinde cevaplıyorlar. Uluslar arası sistemin rekabetçi bir ortam olduğu ve bu arenada devletlerin başkalarına güvenmeden, dış tehdit algılamasını abartmadan, önceliklerini doğru olarak sıraladığı ve başka coğrafyalarda budalaca maceralara atılmadığı bir politik görüş olarak özetlemek mümkün felsefelerini. Abartılı bir global sosyal planlamaya, çıkarlarını hayati ölçüde tehlikeye atmadığı sürece karşı çıkarlar. Ulusal yapıların gücüne inanarak onlarla mücadele yerine işbirliğine gitmeyi fakat tehdite dönüşmeleri durumunda "böl ve yönet" mantığı ile etkisiz kılınmalarını savunurlar.
Çok kutuplu bir yapılanmanın iyiden iyiye kendisini göstererek palazlandığı bugünkü süreçte bir nevi klasik dönemin siyasal modelleri ile Obama iktidarına danışman olmaya hazırlanan Realist Politik söylemler, kabul görmeleri durumunda acaba şu anki gidişata nasıl bir cevap verecekler? Bence Obama, kendileriyle dirsek temasına geçtibile.
Çok kutuplu yapılanma kendi sınırlarını belirleyinceye kadar gündemin sıcak gelişme ve çalkantılarla şekilleneceği bir arenada Amerika, kendi donanımlarıyla burada yer almaktan kaçınmayacaktır. Dost ve müttefiklerinin konumunu bir daha gözden geçirerek, oyuna şimdi kimlerle ve nasıl devam edeceğinin kararını vermekle meşgul olmalıdır.
http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664
Dönemin Alman hükümeti, ABD ile ilişkilerinde yaşanan gerginliği azaltmak amacıyla kendisine savaş karşıtı söylemleri nedeniyle seçmenlerince verilmiş oylara rağmen, el altından Alman istihbarat birimi BND'nin Saddam yönetimindeki Irak'ta istihbarat amaçlı operasyonlarda bulunmasına göz yummuştu.
İşte Alman Şansölyesi Gerhard Schröder'in bu duruşuna rağmen savaşın seyrini değiştiren desteği, bugünlerde Almanya'da tartışılan en önemli konulardan biri haline geldi. Acaba Alman siyasetinde çifte standartlı politikalar mı izlenmişti? Ya da istihbarat birimleri, ülke çıkarlarını korumaya yönelik çalışmalarında ne gibi kriterlere sahip olmalıdır? Tüm bunların, kamu vicdanında sorgulanması doğru olur muydu? Muhalif görüşlerin ısrarları ile gündemdeki önemini yitirmeyen tartışmalarda hangi sonuçlar alınmak isteniyordu?
Hatırlanacağı üzere, Almanya ve Fransa ABD'nin körfezde yapacağı askeri müdahalelere şiddetle karşı çıkan ve kendilerinden askeri destek talep edilmesi durumunda buna olumlu cevap vermeyeceklerini açıklayan ülkelerden.
İşte bu nedenle Gerhard Schröder, 2002 yılının seçimlerinde yeniden başbakan seçildiğinde Bush, teamüllerin dışına çıkıp telefonla arayarak kutlamaz kendisini. ABD Savunma Bakanı Donald H. Rumsfeld ise duyduğu öfkeyi, söylemlerinin sonunda kullandığı " Yaşlı Avrupa" vurgusuyla dile getirir.
Hükümetler arasında bu şekilde karşılıklı restleşmeler yaşansa da bu, Alman ve Amerikan istihbaratındaki ilişkilere yansımaz zira eskilere dayanan dengeler kurulmuştur arada. Schröder Hükümeti, söylemlerini sürdürürken BND, Iraktaki operasyonlarına başlamıştır bile! Daha sonra her ne kadar kamuoyuna sorumluluklarının; olası bir operasyonda sivillerin yanlışlıkla vurulmaması için yaşadıkları yerlerin tespit edilmesiyle sınırlı olduğu açıklansa da gerçeğin hiçte öyle açıklandığı gibi olmadığı iddia edilecektir. İşte tartışmaların odak noktası da sanırım burası. Çünkü BND'nin savaşın sonucunu ABD'nin lehine çevirecek çok önemli istihbarat çalışmalarında bulunduğu bilgisi, The New York Times Gazetesi tarafından gündeme getirilir. Eğer söylendiği gibi önemli bir destek verilmişse kendilerine Amerikalılar bunu niçin açıklama ihtiyacı duydular? İktidarla halk arasında bir güven problemi mi yaratmak istediler? Ekonomi ve siyasette aldığı insiyatif günden güne büyüyen bir Almanya, her yönüyle düşünülmesi gereken bir tehdit unsuru mudur? Her ne ise Almanlar bu sorulara cevap bulmuşlardır sanırım.
Peki, Irakta BND ne yapmıştı? Bağdat'ta bulunan iki Alman ajanı, Saddam Hüseyin'in Bağdat'ı savunma planını ele geçirerek bunu bir Alman subayı aracılığı ile işgalden bir ay önce Amerikalı komutanlara ulaştırmışlardı.
Karşılıklı çıkarların korunup gözetilmesi konusunda devletlerarası ilişkilerde dengeler, diplomasinin izin verdiği kurallar çerçevesinde şekillenir. Bir dönem dostane ve barışçıl söylemlerle ortaya çıkan yakınlaşmalar başka bir dönemde yerini husumet ve çekişmelere bırakabilir. Tarih bu tür ilişkilere az mı şahit olmuştur? Elbette var olabilmek adına bu tür değişkenlikler yaşanmalıdır. İlişkilerde dostluktan düşmanlığa uzanan açılımlarda etik olarak kabul edilebilir sınırlar içerisinde kalabilmenin ve bunu yaparken kolektif bir aklın ürettiği bir incelikle hareket edebilmenin adıdır diplomasi. Temsil ettiği topluma ve muhatap aldığı çevrelere karşı ne denli inandırıcılığa sahipse o oranda güçlü bir etkisi bulunmaktadır bu söylemlerin. İkna kabiliyeti ölçüsünde ardına aldığı destek ile karşı tarafın etkisini kırmakta ve elde ettiği inisiyatif ile hedeflerine ulaşması kolaylaşmaktadır.
İşte yakın zamanlarda Alman Şansölyesi Angela Merkel ile Rusya arasında yaşananlar, akıl dolu diplomatik atakların en güzel örneklerinden biri olarak gösterilebilir türden. Daha geçtiğimiz ağustos ayında militarizmin bölge ülkeleri arasında yaygınlaşmasına olan etkileri nedeniyle Rusya'yı Rusya'da uyarmaktan kaçınmayan ve hemen ardından Gürcistan'ın Nato üyeliğini desteklediğini açıklayan Merkel, ikili ilişkilerde bugün, gerginliği azaltacak girişimlerde bulunarak beklediği kazanımları elde etmiş olarak ayrıldı Rusya'dan.
Peki, aralarında bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlığa ve aynı coğrafyada varlık, üstünlük mücadelesi vermelerine rağmen nasıl oldu da bu ikilli birden bire böylesine can ciğer oluverdiler! Avrupa'da gücü bir zamanlar Almanya ile dengelenen Rusya, Amerika için her zaman kolay bir lokma olmuştur. Fakat 11 eylül bir şeylerin habercisi oldu! Adeta bir boşluk belirdi dengelerde. Bunu zamanında öngören toplumlar, oyunu bilinen kuralların dışında oynamaya başladılar. Yaşlı Avrupa ise çekimser kalarak Asyalı toplumların inisiyatif almalarına seyirci kaldı bir süre. Gelinen noktada şartlar, Rusya ve Almanya gibi birbirine tarihi kırgınlığı olan ülkeleri dahi işbirliğine mecbur bıraktı. Yakın bir tehdit algılaması olabilir mi bu? Sanmıyorum ama düşünsenize bir, şu zamanda Moğol saldırılarına benzer Asyalı, dinamik, nasıl davranacağı batılılarca bilinemeyen zinde bir askeri tehdit yavaş, yavaş doğudan batıya doğru kaymakta olsun. Ya da ekonomik bir istila ve herşeyden önce sanayileşme sürecini çoktan geride bırakarak pazar ağını Asyalıların değiştirilen tüketim anlayışı üzerine inşa etmiş Avrupa'nın üretim ve pazarlamada liderliği bölge insanlarına kaptırdığını. Bu şartlarda pazarlanacak ürün kalmazsa acaba üretim, ulaşım, ısınma ve kısaca hayatın her alanında ihtiyacı duyulan enerji kaynaklarından daha öncelikli başka bir tüketim kaynağı olabilir mi?
Almanya Rusya'yı finanse eder ve bunun karşılığında Çin'e kadar uzanan bakir topraklar üzerinde bulunan enerji kaynaklarında tasarruf hakkı elde ederse, acaba Amerika bu duruma ne der? ya da Hindistan, Pakistan ve Çin? Sanırım Amerika bu yerel ittifaklara göz yummak durumunda kalacak.
Merkel, bir Alman enerji şirketi olan E.ON'in Rus kamu şirketi olan Gazprom'la Sibirya'daki doğal gaz yataklarının işletimi konusunda bir anlaşma imzaladı. Ekim ayı başında St.Petersburg'ta imzalanan anlaşma gereğince E.ON, Sibirya'da bulunan doğal gaz yatakları üzerinde hatırı sayılır bir hisse elde etti.
aakdeniz1965@hotmail.com
Kevin Rud ;''Bu, 11 Eylül’ü bile gölgede bırakabilecek türden bir tehdit olacak.'' dedi ! Bu bir öngörü elbette ama içerik olarak yazar çizer takımının ilgi çekmek amacıyla kaleme aldığı komplo teorileri türü söylemlerden oldukça farklı. Çünkü öngörüde bulunan kişi herşeyden önce bir devlet adamı. İşte bu nedenle önem taşıyor söylenenler. Bundan bir süre önce Avusturalya Başbakanı Kevin Rud ; " Birkaç ay içinde dünyayı sarsacak bir gelişme olacak öyle ki bu , 11 Eylül saldırılarını dahi gölgede bırakacak. Dünya düzeni kökten değişecek "demişti. Üstelik yalnızda değildi söyleminde, aralarında Gordon Brown'ın güvenlik danışmanı Lord West , Colin Powell , Bernard Kouchnerd gibi tanınmış pek çok politikacı da benzer demeçler vermişlerdi bir vakitler. Mesela Fransa Dış İşleri Bakanı Bernard Kouchnerd'in ; " İran'ın nükleer silah yapma aşamasına gelmeden önce İsrail'in bu ülkeyi vuracağı..." nı söylemesi oldukça manidar. Şu yakın tarihe kadar dünya üzerindeki farklı coğrafyalarda yaşananlara bakılırsa öngörünün yalnızca bir tahminle sınırlı kalmadığı anlaşılıyor. Küresel boyutta bir tehdit algılamasının kitleler arasında dalga, dalga yayılarak benimsenmesi için aynı anda harekete geçilmişçesine eş zamanlı sorunlar yumağıyla karşı karşıya kaldı insanlık. Etnik, politik, dini her tür demografik denge unsuru birden bire bu sorunun bir parçası haline geliverdi. Fakat burada bir şeyi gözden kaçırmamak gerekiyor sanırım ; o da küresel ölçekte yaşanan sorunların insanlığa Bush döneminden kalan bir miras olduğu gerçeği. İktidar olunan onca zaman boyunca ortada bir yönetim zaafiyeti bulundu her nedense. Dış politikada izlenen çizgi fanatik, paranoyak unsurların realiteden uzak saplantılarının etkisiyle şekillendi. Gelinen noktada ise işte bu sorunlarla yüzleşiyor artık insanlık. Bugünün kargaşası, devasa ölçekli yeni sorunlara dönüşmeden umarım, iktidarı devralacak olan Obama yönetimince halledilir. Ama yıllar boyunca paranoya histerisiyle şiddeti , terörü , acıyı , yoksulluğu iyice kanıksamış olan dünya halkları istekli olacaklar mı bakalım bu değişime? Hazırlar mı dönüşüme ? Barışçıl söylemlerin, hümanizmanın erdemine, faziletine bel bağlayabilecek kaç kişi kaldı bugün yeryüzünde ? Acaba insanlık gerçekten muzdarip mi bu yaşananlardan ? Muhalif ve rakip unsurların bu keşmekeşlik içerisinde belini bir daha doğrultamayacak şekilde hırpalanmasından sadistçe bir haz duymayacak olan kaç kişi çıkar Allah aşkına ? Kalkınmakta olan ülkelerin ağlayıp sızlanmasından, bağımlılıklarından hoşlanmayacak hangi medeni toplum bulunabilir ? Evet, maalesef ortada büyük bir yangın var fakat ağlanıp sızlanmakla , değişim adına elle tutulabilir somut şeyler koymadıkça ortaya ve daha da önemlisi içimizde barındırdığımız öfke ve kırgınlık ateşiyle beslemekten vazgeçmedikçe bu yangını, paranoyak korkularımızdan asla kurtulamayacağız... Aydın AKDENİZ http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664
Ard arda yaşanmakta olan batık banka olayları ve Amerika'da Bush misyonunun irtifa kaybettiği kamuoyu nezdinde yitirilen desteğin hesabı sorulmak istenircesine milyonlarca vergi mükellefi ve yatırımcının birikimleri üzerinde belki de manüplasyon yapılarak yaratılan mali krizler bugün artık sınırlarını aşarak dünya piyasalarını da vurmakta.Böylesi siyasi bir gücün; kapitalizmin kalbi,yüreği olmuş bir devin öngörü ve denetimden büsbütün uzak politikalar izleyerek bugün içine düştüğüne inandığımız durum acaba gercekten göründüğü gibi mi? Ardında asırların kolonyal ve pragmatist tecrübelerini barındıran latin kültürün böylesi açmazlara düşebileceğini hiç değilse bir oldu bitti kısalığında bu ekonomik faciaların yaşanması kabul edilebilir bir durum olmasa gerek.Bir kumarbaz gibi dünya siyaset sahnesinde elindeki kartları çok iyi karmayı ve kullanmayı bilmiş bu usta oyuncuların kumar masasından müflis bir şekilde çekilmeleri işin tabiatına aykırı bir durum.Peki nedir bu yaşananların anlamı? vatandaşları üzerinde nerede ise ikinci bir " İkiz Kulelerin Vurulması " etkisi yaratan bu ekonomik şok ile ne amaçlanmış olabilir?Aslında bu ve benzeri soruların cevabını en iyi şekilde zaman verecek bize! " Gulf " çu Pasha'lar ne zaman ortadoğu ve Afrika körfezlerinde boy göstermeye başladılar işte o andan itibaren gözlerden gizlenmeye çalışılan çöküşün bir anlamda siyasi itirafları yapılmaya başlanmıştı dünya üzerinde. I. Körfez Harekatı bu işin miladi dönüm noktası ise işte tam da bu zamanlarda gidişatı doğru okuyabilen Asyalı devletlerin bilgi,teknoloji ve ekonomi de yıldızları parlamaya başladı.İnsanlık siyasi masal ve komplo teorileriyle duygusallığını teselli ederken aslında sosyolojik bir realite arzı endam etmekte, şiddet ve gerilimden nemalanan odaklar kitlelerin mağduriyet ve adalet psikolojileri karşısında siyaseten yeni bir hesaplaşma ile karşı karşıya gelmekteydiler.Sam Amca'nın piliçleri yeni dönemlerde iştah kabartmaya yetecek kadar semiz ve göz alıcı olabilecekler mi ? hep birlikte göreceğiz.Aydın AKDENİZ
John McCain’in başkanlık seçimlerini kazanması durumunda ABD başkanlığına bir antichrist’in oturmuş olacağı uzun uzadıya Amerika’daki internet haberciliği yapan sitelerde yazılıp çizilmeye başladı bile. Bunlardan sonuncusu 8 Ağustos tarihli, The Nation Gazetesinde yer almış. Colorado Springs’deki bazı İncil uzmanları McCain’in özelliklerine bakarak bunların “Deccal” özellikleriyle bire bir uyuştuğunu ve dolayısıyla Mc Cain’in İncil’de belirtilen antichrist’ten başkası olamayacağını iddia etmekteler.
İncil uzmanları Deccalin özelliklerinden biri olarak O’nun Babil Hâkimi olacağı tezini sürüyorlar öne. Önceleri Saddam Hüseyin’in Deccal olduğuna inanmışlarken kendisinin idam edilmesi bu beklentilerinin asılsız çıkmasına neden oldu. Sonra Bush için aynı şeyi düşündüler fakat Bush’un Iraktan çekilme takvimi açıklaması bu beklentilerinde havada kalmasına neden oldu. Şimdi ise McCain’in; “ asırlar boyunca sürse de Irak’ta kalınacak…” sözlerine istinaden kendisinin beklenen Deccal olduğunu iddia ediyorlar. Başkan adayının Deccalliği konusuna bir başka delilde sürüyorlar öne; dedesi John Mihai’nin bir deccal adı taşıdığı ve bu özelliğini torununa intikal ettirdiğini düşünüyorlar.“Tanrı gibi insan” anlamına gelen “Mihai” ismi, Tanrılık iddiasında bulunacak olan Deccalin misyonuna uygun düşmekte İncil yorumcularına göre. Mc Cain’in cennetteki “Tuba Ağacı”’nın aksine “ Zakkum Ağacı”’nı temsil etmesi ve 2010 yılında Amerika ve Rusya arasında gerçekleşecek olan bir nükleer savaşta McCain için bir rol biçilmiş olması kendisi hakkındaki kanaatleri güçlendiriyor denilmektedir. Ayrıca Gürcistan nedeniyle gerginleşen ABD-Rusya ilişkilerinde bir Rus yetkilinin “ Biz inek değil, ayıyız.” Demesi ve McCain’in yardımcısı olan Palin’in bir ayı avcısı olması sadece tesadüfle açıklanamayacak bir olgu olarak düşünülmektedir. Durumun engellenmesi için tek yol olarak McCain’in başkanlık seçimlerini kazanamaması gösterilmektedir. McCain aleyhinde yürütülen kampanyalarda Michael Moore’un da adı geçmektedir. Moore, "Bence Gustav Kasırgası şuunat-ı İlâhinin bir tecellisi ve Allah'ın varlığının bir kanıtı" demek suretiyle aleyhte yürütülen kampanyaya destek vermektedir.(Kaynak; McCain Deccal mı? Mustafa Özcan)
Sosyal ilişkilerde sekülerizmin ideolojilere olan üstünlüğü konusunda bir yazı yazmayı düşünürken ilgimi çeken bu haber üzerine Amerikan seçmenine yapılan manipülasyonlara değinmeden edemedim. Ortalama algılar üzerinde bu kadar oynanması bunun ihtiraslara alet edilmek istenmesi oldukça düşündürücü bir durum.
Author: Aydın AKDENİZ
Boğazların konumu, Asya ile Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran doğal bir yapı olmasının yanı sıra Ege Denizi üzerinden Marmara ve Karadeniz’e uzanacak ya da ters istikamette izlenebilecek deniz trafiğinin kontrol edilebilmesine imkân vermesi nedeniyle geçmişten bugüne önemini hiç yitirmedi. Boğazların stratejik öneminin fark edilerek bunun askeri ve siyasi amaçlarca kullanımı acaba tarihin hangi döneminde ön görülebilmişti?
Sorunun cevabı araştırıldığında karşımıza Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet çıkıyor. Fatih’in “Karadeniz’i Osmanlı gölü yapma” hedefinde ilerlemesi,1452 yılında İstanbul Boğazı’nın en dar yerine Rumeli Hisarı’nı yaptırıp buradan geçecek her gemiden geçiş ücreti olarak “ müruriye” almasıyla başlamış olup 1484’te Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki Kili ve Akkerman kalelerini feth etmesiyle sonuçlanmış olur. Zamanın süper gücü olan İngiltere bu iki kalenin fethini “ Ancient rule of the Ottoman” adıyla tanımlar ve konumunu kabullenir. Ayrıcalıklı durumun sürdürülmesine Rusların Karadeniz’e inmelerinin engellenilmesi nedeniyle göz yumulur. Ancak Osmanlı’nın 1736 yılında Azak Kalesi’ni Ruslara terk etmesi ve ardından Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım’ın Ruslara bırakılması, boğazlar üzerindeki hâkimiyetin kaybedilmeye başlamasına neden olmuştur. Bu tarihten itibaren Ruslar, Karadeniz’de harp gemisi bulundurmak, kendi gemileriyle ticaret yapmak ve ticari gemilerini boğazlardan rahatlıkla geçirmek hakkını elde etmiş bulunuyorlardı. Rusya’nın Fransa ile boğazların kontrolüne yönelik görüşmeler yaptığı öğrenilince Osmanlı Devleti 1809 yılında Britanya ile “ Kale-i Sultaniye Anlaşması” imzalar ve bu oyunu bozmaya çalışır. Ancak Britanya ile yapılan bu anlaşma Boğazların statüsünün ikili görüşmeler ile belirlenmesine razı olmak anlamına geliyordu.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın 1831’de Osmanlı’ya karşı ayaklanması ve ardından oğlu İbrahim Paşa’nın Konya’da Osmanlı’yı mağlup etmesi üzerine Avrupalı devletlerden yardım alınamamış ve beklenen yardım Rusya’dan gelmiştir. Rusya ile bu yardım karşılığı 1833 yılında “ Hünkâr İskelesi Anlaşması” imzalanmış ve anlaşmanın sekiz yıl için geçerli olduğu konusunda mutabakata varılmıştır. Anlaşma maddeleri arasında “ Rusya’nın talebi halinde Osmanlı’nın Boğazlara yabancı herhangi bir savaş gemisini sokmayacağı taahhüdü vardı.
1839 yılında Kavala’nın Osmanlı ile Nizip’te tekrar karşılaşması üzerine Osmanlı, 13 Temmuz 1841 yılında Rusya, Avusturya, Fransa, Britanya ve Prusya ile “ Akdeniz ve Karadeniz Boğazları Hakkında Londra Sözleşmesi” imzalandı. Barış zamanlarında Boğazların savaş gemilerine kapalılığı ilkesi Osmanlı Devleti’nin takdir ve tasarrufundan çıkarılarak uluslar arası yükümlülüklere bağlanması bu anlaşmanın en önemli maddesi oldu.
Anlaşma, küçük ihlal ve itirazlara rağmen Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar geçerli oldu. İhlallerin en önemlisi, Ağustos 1914 yılında Osmanlı Devleti’ni savaşa dâhil olmaya iten Goeben ve Breslau adlı iki Alman gemisinin Boğazlardan geçerek Rusya limanlarını bombalaması olayı idi. İtilaf devletleri Boğazların kontrolünü Rusya’ya kaptırmamak için İstanbul’u işgal etmek zorunda kalmışlardı. Savaşın ardından Lozan Barış Anlaşması’nın bir parçası durumundaki ‘ Boğazların Tabi Olacağı Usule Dair Mukavelename’ye göre’ Boğazların statüsü tekrar değerlendirilmiş ve 1841’deki şartlar geçerli kabul edilmişti. Türkiye’nin Boğazların konumunu kendi lehine çevirmek yönündeki girişimleri, Möntre ( Montreux) Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması ile sonuç vermişti ( 20 Temmuz 1936).
( Yararlanılan Kaynak; Ayşe Hür, 24 Ağustos 2008 tarihli makale)
Geçerliliği yirmi yıl ile sınırlandırılmış olan anlaşma, şimdilik itiraz edilmeksizin uygulanmaktadır. Taraf olan üye ülkelerden herhangi bir başvuru olduğu takdirde konumu tekrar gözden geçirilebilecek olan anlaşma, Boğazların kuzeydeki gelişmeler nedeniyle stratejik öneminin tekrar fark edilerek öne çıktığı bugünlerde umarım taraflar arasında yeni anlaşmazlıklara neden olarak ülkemizi taraf olmaya zorlamaz.
Şimdilik tansiyonu düşmüş gibi görünse de aslında savaş yeni başlıyor olmalı. Çünkü Amerika yaklaşık on sekiz yıldır orta doğuda, bölgenin nabzını iyice ölçüp biçerken fiili anlamda ciddi bir dirençle karşılaşmadı bölgede. Hesaplarını iyi yapmıştı. Saddam döneminde Irak-İran savaşı, İran’ın önünde bulduğu iç problemlerinde etkisiyle bu gücün pasivize edilmesine neden olmuştu o vakitler. Sovyet bloğunda ise garip gelişmeler yaşanmış ve sosyalist rejimden vazgeçilmişti. SSCB dize getirilmiş ve kontrol altına alınmıştı. Sonrası malum; kıta ötesi gücü, kapı komşusu olarak karşılarında buldu bölge insanı. Afganistan, Pakistan, Gürcistan, Sudan, Srilanka, Kore, Polonya, Almanya, Yugoslavya, Bulgaristan gibi çok farklı coğrafyalara uzanan bir planlamanın sosyal ve siyasi tezahürleri görüldü hep. Tüm gelişmeler bölge insanı aleyhine, Amerika’nın lehine sonuçlar verdi.
Amerika’yı böylesine emperyal dürtülerle harekete zorlayan nedenler neler olabilir? Bu soruya verilecek doğru cevap; bir anlamda dünya barışını tehdit noktasına gelen bu gücün kontrol edilip, barışçıl söylemlerine geri dönmesi için ikna edilmesini sağlayabilir. Amerika’nın siyasi açılımları, Ortadoğu’da bölgesel bir savaşın patlak vermesine imkân verir nitelikte şu an. Muhtemel bir İran – Amerika savaşı, ekonomik olarak Amerika’nın 1930 dönemi ekonomik buhranından daha büyük bunalımlara neden olacak. Bakın bu durumu Kennedy döneminde Politika Planlama Konseyi üyesi olan Chicago Üniversitesi tarih profesörü William R.Polk nasıl izah ediyor; “ Kısaca ve basitçe, benim çocukluğumu yaşadığım 1930’ların iktisadi buhranını refah dönemine benzetecek büyük bir buhrana gireceğiz…Sanayi kuruluşları iflas edecek,bankalar çökecek,devlet gelirleri kuruyacak,üniversiteler kapanmak zorunda kalacak,kabaca 75 milyonluk bir Amerikalı kesimin istifade ettiği sağlık hizmetleri fiili olarak sona erecek.Kısacası,sivil savaşın sonunda Güney’in başına gelene benzer bir bela ve musibet gelecek.” ( Alıntı, “ Dünya Bülteni ”, Çeviri,Ertuğrul Aydın)
New York Times’ın haberine göre bu muhtemel savaşın dünya üzerindeki etkileri yaklaşık olarak şu şekilde ön görülüyor; İran körfezinden, ciddi anlamda petrol ve sıvı gaz sevkıyatı kesilecek. Füze ve bomba yüklü denizaltı ve botlarla saldırılarda bulunacak olan İran, ölümcül etkileri olan sonuçlar alabilecek. Petrol fiyatları varil başına 500 dolara yükselecek ve çatışmalar engellenemediği sürece fiyatlar tırmanarak 750 dolara kadar ulaşabilecek. Bu durum, başta Amerika olmak üzere petrole dayalı tüm ekonomileri tamamen durdurabilecek.
İsrail, İran’ın Şahap 3 balistik füzeleriyle vurulacak, Hizbullah da bu çatışmalara dâhil olacak. ABD hedeflerine yönelik terörist saldırılar artacak, Irak’taki Amerikan kayıpları artacak. Ortadoğu’da tırmanan gerilimle birlikte dünya finans piyasaları, önünü göremez hale gelecek. Hali hazırdaki petrol fiyatlarından sonra zaten 14 havayolu şirketi pazardan çekilmişken o vakit ikiye ya da üçe katlanacak olan fiyatlar nedeniyle kamulaştırılamamış hiçbir sefer düzenlenemeyecek. Hızla batağa sürüklenen diğer sanayi kollarıyla birlikte Amerika sosyalist bir ekonomi formuyla karşı karşıya gelecek. Irak savaşı nedeniyle şimdi ulusal gelirin 4/1 ‘i kadar borç alan Amerika, İran savaşıyla iki ya da üç kat daha borç yükü altına girmek zorunda kalacak.( Josaph Stiglitz, tüm hesaplamalarla birlikte Irak savaşının Amerika’ya maliyetinin 7 trilyon dolar civarında olduğunu belirtiyor.)
Savaşın bilânçosu nedeniyle işsiz ve evsiz kalan öfkeli Amerikalılar nedeniyle Amerika’da proto faşist hareketler artarak asayişi ve huzuru bozacak. Sermaye ile garip ve ürkütücü ortaklıklar oluşacak. Korku ve istikrarsızlık iklimi yaygınlaşacak.
İran’a savaş açmayı göze alanların tüm bu sonuçları göz ardı etmeleri ilginç. İnsani sefaletten kirli kazanç sağlayan devasa kurumların varlığı endişe verici bir durum.
Zor bir coğrafyada yaşamanın geçmişten bugüne uzanan sıkıntılarını sürekli olarak devralmakta bölge insanı. Genetik özelliklerin mirasçısı olmak gibi bir şey; elinizde bulunmayan nedenlerle yüklendiğiniz özelliklerin, duruşunuza müspet ya da menfi etkileriyle boğuşmak zorunda kalışınız ne kadar sizin doğrudan doğruya bizzat kendi kazanımlarınızla ilgili ise burada da benzer bir durum söz konusu. Asya ile Avrupa arasında sıkışıp kalan ve bu coğrafyada yaşayan toplumlar, kendilerini siyasi ve kültürel birlikteliği oluşturacak olan sürecin ilk adımlarını atarken bile önlerinde söz konusu olan kimlik bunalımını buldular. Asyalı mı olacaklardı yoksa Avrupalı mı? İlişkiler hangi zeminde, nasıl geliştirilecekti? Dünya’ya bakışta birbirine taban tabana zıt olan bu iki ayrı mantığın kendi coğrafyalarında şekillendirdiği sosyokültürel dinamiklerin; birbirleriyle karşılaşarak rekabete giriştikleri, varlık mücadelesi verdikleri şu topraklarda tercihler hangi yönde yapılacaktı!
Coğrafi bir konum, bu topraklarda yaşama kararlılığında olanların karşısına işte böyle bir işve ile çıkıyordu. Bu topraklarda yaşayacak olan toplumlar geldikleri yer her neresi olursa olsun farklılaşmak zorunda kalacaklardı. Doğudan batıdan, kuzeyden ya da güneyden hangi yönden gelmiş olsalar da şu coğrafyanın içinde barındırdığı gerçeklerle yüzleşecek ve beraberinde getirdiği değerlerinden arınacak, bu toprakların izin verdiği nispette olanlarını sahiplenebilecekti ancak. Çünkü iki kıtanın kendi bünyelerinde barındırdığı zenginlik ve bunların elde sıkı sıkıya tutulma kararlılığı şu topraklar üzerinde bir kırılmaya ve ortaya bir boşluğun çıkmasına neden oluyordu. Yöresel dokuya uygun olarak buralarda şekillenen medeniyetler söz konusu olan bu boşluğu ne kadar dengeleri gözeterek ve buna kendilerinden olanı ne kadar kabul ettirebilmişse o nispette büyüme ve varlığını sürdürme imkânı bulmuştur. Kısacası bu topraklar kendi gerçekliğinin farkında olana yaşama fırsatı tanıyor, farklılıkları kendi bünyesinde harmanlayarak bunu sonunda yine kendine benzetiyordu. Bu misyonun bilincinde olana ise bakir alanlara doğru uzanan bir hareket kabiliyeti veriyordu. Durağan ve hantal olanı değişime zorlayacak bir dinamizm ve canlılık bahşediyordu!
Bu toprakların gerçekliğini ve sahip olduğu potansiyeli fark eden harici unsurların iştah ve gayreti geçmişten bugüne hiç eksik olmamış ve bu topraklarda yaşayan toplumları daima uyanık olmaya ve birbirleriyle dayanışmaya sevk etmiştir. Günümüzde yaşanan sosyal sorunların ne kadar bununla ilintili olduğunu sanırım çok ciddi bir şekilde düşünmek durumundayız bugünlerde!
1944 yılında Stalin’in emriyle yalnızca bir gece içerisinde yerinden yurdundan edilerek SSCB içerisinde farklı bölgelere sürgüne gönderilen Kafkas halklarından biride şüphesiz ki Gürcistan’da yaşayan Ahıska Türkleri idi. 1944 yılından 2008 yılına kadar anavatandan uzakta geçen tamı tamına 64 yıllık bir sürgün hayatı yaşadı Ahıska Türkler’i.
Öz vatanlarında yaşadıkları toprakları çalışkanlıkları ile gül bahçelerine dönüştüren Ahıskalılar, sürgüne gönderildikleri, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Ukrayna ve Rusya’da her ne kadar ikinci ve hatta üçüncü sınıf insan muamelesi görmüş olsalar da geleceğe dönük umut ve çalışkanlıklarını yitirmediler hiç. Bulundukları bu yeni topraklarda da azimle çalıştılar. Öyle ki iskân edildikleri Özbekistan çöllerini bağlık bahçelik verimli arazilere dönüştürmeleri, KGB’nin dahi dikkatini çeker ve sürgün hayatıyla amaçlanan zillete düşmeleri için bu kez buradan da sürülürler.
Sürgünden önce cephelerde savaşan eşlerinin eve dönüşünü kolaylaştırması için canla başla inşasında çalıştıkları demiryollarının, bindirilecekleri hayvan vagonlarında kendilerinin sürgüne gönderilmesi amacıyla yapıldığını bilemezdi elbette köyünde, tarlasında, hayvanıyla meşgul olan zavallı Ahıska kadınları.
O günleri bugün, büyük bir hayal kırıklığı ile anar Ahıskalı’lar. Yaşadıklarını ağıt ve türkülerine konu etmişler. Unutulmaması için geceleri çocuklarına masallaştırarak anlatmışlar bu olanları. Yol ve iz bilmedikleri bu yaban illerde korku ve endişelerini gizlemişler çocuklarından. Teselliyi yılmadan usanmadan çalışmakta bulmuşlar. Dram üzerine dram yaşasalar da renk vermemişler dışarıya, kendi içlerinde saklamışlar olanları.
Durumlarından haberdar olup ta yardım vaadinde bulunanların ise kendileri üzerinden yürütülen kampanyalarda, konumlarını su istimal etmelerini sessizce izlemişler bulundukları yerden. Kısacası Ahıskalı’lar dargınlar medeni dünyaya. Terk edilip unutuldukları köşede kendilerine uzanacak bir yardım eli beklerler mi bugün, bilinmez…
Avrupa Birliği’nin baskısıyla Gürcistan yönetimi, her ne kadar ayak diretse de sonunda bundan bir yıl önce Ahıska Türklerinin anavatanlarına dönmesini sağlayacak olan yasal düzenlemeyi hazırlamak zorunda kalır.
11 Temmuz 2007 tarihinde Devlet Başkanı Saakaşvili tarafından onaylanan 12 maddelik bir yasa, aşamalı olarak bu dönüşe imkân vermektedir.
5261–PC Sayılı "20. Yüzyılın 40'lı Yıllarında Eski SSCB tarafından Gürcistan SSCB'den Zoraki Göç Ettirilen Kişilerin Vatana Dönüşü Hakkında" adı ve "SSCB tarafından Gürcistan’dan tehcir edilmiş kişilerin ve çocuklarının vatana dönüşü için yasal mekanizmalar oluşturmaktır" amacıyla belirtilen yasa, 1 Ocak 2008'de başlamış olup, 31 Aralık'ta sona erecektir.
Ne var ki, aradan geçen bunca zamana karşı anavatanına geri dönmek amacıyla Ahıskalılar tarafından herhangi bir başvuru talebi yapılmamıştır. Bu durumun muhtemel gerekçeleri üzerine ayrıca bir yazının kaleme alınması sanırım daha doğru bir tercih olacaktır. Şimdilik bu kadar diyelim.
Author; Aydın AKDENİZ
Obama’nın son söylemleri Amerikan seçmenini derinden etkilediği gibi içerdiği mesajlar bakımından da haklı olarak dünya kamuoyunun bütün ilgisinin bu söylem üzerinde yoğunlaşmasına neden oldu. Zira söylemde öne çıkan unsur; Marshall ve Truman doktrinlerine atıf yapıyordu. Bu doktrinler Amerika’nın “soğuk savaş” adıyla bilinen dönemlerde Sovyetler Birliği’nin özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünya devletleri üzerinde izlediği yayılmacı politikaların önünü kesmek amacıyla geliştirilmiş doktrinlerdi. Bunlardan Truman doktrini ise Yunanistan ve Türkiye’ye askeri yardımların yapılarak konumlarının güçlendirilmesi amacını taşıması bakımından bizim için özel bir öneme sahip olmalıdır. Çünkü o dönemlerin Amerikan beklentilerinin önünde en büyük rakip olan Rusya’ya coğrafi yakınlığımız, doğal olarak bizi ve komşumuzu Rusya’nın açık bir hedefi haline getiriyordu. Büyük bir dünya savaşının hemen ardından dünya üzerinde baş gösteren sıkıntı ve yoksulluk, söylemlerini bu kitle psikolojisine uyarlamış olan Rus ideolojisinin zorlanmadan kabul görmesine neden oluyordu. Amerika, Avrupa devletleri arasında yayılıp benimsenmeye başlayan bu ideolojinin önünü alabilmek için Avrupa ülkelerine o dönemde milyarlarca dolar yardım yapar. Bir süre sonra bakar ki karşılıksız olarak yapılan bu yardımların ardı arkası kesilmiyor, bu, bu şekilde sürdürülebilecek bir politika olmayacak. Bunun üzerine çok ince bir diplomasiye dayanan o meşhur Marshall doktrinini geliştirir. 5 Haziran 1947 tarihinde Amerikan Dışişleri Bakanı George Marshall’ın Harvard Üniversitesi’nde verdiği söylemde esasları açıklanmış olan bu doktrine göre Avrupa ülkelerinin kendi aralarında ekonomik bir işbirliğine girişmeleri öngörülüyor, herhangi bir şekilde bu işbirliğinin ekonomik açıdan vereceği maddi açıkların ise Amerika tarafından kapatılması prensibine dayanıyordu. Marshall Planı adını alan teklif, 27 Haziran 1947 tarihinde Paris’te yapılan bir toplantıyla görüşüldü. Ardından, 12 Temmuzda 16’lar konferansı adı verilen ve İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Luksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka, İsveç’in katılımıyla değerlendirilen teklif, “Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı” adı altında toplantıya katılan devletlerin bu teklifi kabul ettiğinin onayı anlamına gelen bir rapor olarak aynı yılın 22 Eylülünde Amerika’ya sunulur. Bu rapor üzerine Amerika, 3 Nisan 1948’de Dış Yardım Kanunu çıkararak aynı yıl içerisinde bu 16’lara 6 milyar dolarlık yardım eder ve bu yıllar boyunca devam eder. Obama Amerikan seçmeni üzerinden sanırım dünya kamuoyu’na da bir mesaj vermektedir. Verilen mesaj ne olabilir? Amerika’nın son yıllarda izlediği bu şiddet politikalarından artık vazgeçeceği mi? Onca yıkım ve felaketin ardından, kontrol altına alınmış petrol ve enerji kaynaklarından elde edilen imkânların, bu politikaları destekleyen ve desteklemeyi sürdürecek olan ülkelerle kısmen paylaşılabileceğinin mesajı mıdır bu? Yoksa, tehdit algılamasının hala Rusya üzerinde yoğunlaştığının mı! Petrol ve enerji kaynaklarını ellerinde bulundurmasına rağmen bunları kontrol etme imkanına hiçbir zaman sahip olmamış Ortadoğu halkının elinden bunların alınmasından sonra o büyütülen fobi algılamasının bir hata olduğu söylemi mi! Dünya kamuoyu nezdinde günah çıkarma teşebbüsünüz ne kadar inandırıcı olacaktır! Olacaktır eminim bundan, zira, oyunun bir parçası haline gelmeye hazır kabiller maalesef hiç eksik olmuyor ki yeryüzünden.
Uluslar arası dengelerin tesisinde kaçınılmaz olarak geliştirilen bir ortak aklın varlığını görmek ve alınan kararların uygulanabilirliğini, tüm tarafları bir şekilde hoşnut kılacak kriterlere bağlamak pratiği, bu dengelerin tüm toplumlarda siyasi, kültürel ve tarihi hesaplaşmalara konu edilmeden kurulabildiğini göstermesi bakımından oldukça anlamlı ve sevindirici bir durum olsa gerek. Sanırım devletlerarasında bu tür ilişkilerin şekillenmesinde bu kriterler olağan dışı sapmalar olmadığı sürece hep korunup gözetilen değerler oldu.
Ülkemizin, kendi sınırları dışında büyük sorun ve problemlerin yaşandığı komşu ülkelerin endişe uyandıran konumlarına rağmen bir irade ortaya koyarak bölgede insiyatif alması, Uluslar arası çevrelerde takdir uyandıracak bir gelişme olmalı. İşte daha önce Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan arasında gerçekleşen bir stratejik işbirliği neticesinde; Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı projelerinin ardından yapımı 07.02.2007 tarihinde Tiflis’te imzalanan bir anlaşma ile kararlaştırılan; Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattının ülkemiz sınırları içerisinde kalan 76 kilometrelik bölümünün temelinin 24 Temmuzda atılacak olmasıyla, bu projelerin kapsamı daha da geliştirilmiş olmaktadır.
Batı ile Doğu arasında yeni bir ticari koridor olması nedeniyle “ Demirden İpek Yolu” olarak adlandırılan BTK demir yolu hattı ile Avrupa devletleri, yakın bir gelecekte İstanbul üzerinden önce Kars’a ve buradan Orta Asya Cumhuriyetlerine bağlanabilme imkânı bulmuş oluyor. Ayrıca İskenderun Körfezi üzerinden Orta Asya, Çin ve Hindistan bağlantısı ile bir başka alternatifin oluşması Ülkemizin bu bağlamda göz ardı edilemeyecek değerini büsbütün ortaya koymaktadır.
Yapımı, planlamada 2010 yılında tamamlanması öngörülen BTK demiryolu, bölge ülkelerinin ekonomik açıdan canlanmalarına neden olurken aynı zamanda bölgesel bir işbirliği ve politika geliştirmelerine de neden olacaktır.
Tüm bu kazanımların yanı sıra bir zamanlar Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’nin Türkiye sınırındaki Sederek İlçesine kadar inşa ettiği demiryolunun BTK demiryolu ile birleştirilmesi sağlandığında yaklaşık yirmi yıldır Ermenistan tarafından ekonomik bir abluka altına alınmış olan Nahcivan halkı rahat bir nefes alma imkânı bulmuş olacaklardır. Ermenistan’ın bu projelere dahil edilmemesi nedeniyle, ermeni lobisinin uluslar arası çevrelerdeki tüm müdahale ve girişimlerine rağmen projenin hayatiyete geçmesi yönündeki kararlılık hız kesmeden devam etmektedir.
http://aakdeniz.blogspot.com/
Bireyin yükselen değerleri… Hangi kriterlere göre! diye sorgulanmalı. Gelişmekte olan toplumlarda bu kavramın zihinlerde oluşturacağı mefhum ile geliştiği var sayılan toplumlardaki kabullenişi eşdeğer olabilir mi hiç? Bir yeşiller hareketi almış başını yürüyor Avrupa’da. Doğal yaşamın korunabilirliği adına doğal yaşamın baş aktörü konumundaki insanın hareket kabiliyetinin akıl almaz ölçülerde kısıtlanılmasını ön gören bir siyasi yapılanma. Ev ortamında duvarlara ağ ören örümceğin ördüğü ağı temizlemeye kalkışan kiracısının kira akdini fesheden bir ev sahibi düşünün. Bir örümcek üzerinde bu kadar fantastik kurgular üreten zihniyet, sokağa bıraktığı insanın durumuna kayıtsız kalabiliyor. Doğal hayat alanlarında barındırılan hayvanların ihtiyaçları için ilgili fonlardan yığınla para aktarımı yapılırken söz konusu insan olunca, örneğin en basitinden yabancılara yönelik şiddeti azaltacak önlemler üzerinde yeterince durulmaz nedense. Kendi problemlerinin üstesinden gelebilmiş modern bir toplumun ele alması gereken konular bunlar mı olmalı? Yâda asırlar boyunca “ yaş kesen baş keser” prensibiyle yaşadığı ortamları vakıf ormanlarıyla yeşerten, camilerine, evlerine barınmaları için kuş evleri yapan atalarımız bu konuları bu sığlıkta mı aldılar ele? O halde bireye ait değerler söz konusu olduğunda bu olgunun Avrupa’da öyle zannedildiği gibi derinlemesine sorgulanmadığını görüyoruz. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla “ işte tercihleriniz bir siyasal oluşum olarak yönetimde etkin” deniliyor insanlara. Ya söylenmeyenler! Bir zamanlar sınırın doğusunda sağlık ve eğitim giderleri için sembolik bir ücret öderken, barındığı evin kirası için kazancının belki de yalnızca dörtte birini harcarken doğu ile batıyı birbirinden ayıran duvarların yıkılmasından sonra büyük hayallerle batıya koşan doğu Almanların konumu nedir bugün? Acaba yaşadıkları hayattan memnunlar mı? Çalışabilecekleri bir iş bulabiliyorlar mı? Kazançları ev kiralarını ödemeye yetiyor mu? Ya başlangıçta büyük bir sevinçle doğulu kardeşlerine kapılarını açan Almanlara ne demeli! Buluşmanın ekonomik, sosyal faturasını üstlenmiş olmaktan ne derece hoşnutlar bugün? Görüldüğü gibi Alman Biriliği adına Almanlar çok büyük bir bedel ödüyorlar. Kısa vadede oldukça sıkıntı yaşıyorlar. Uzun vadede inceden inceye hesabı yapılmış bir planlamadan dolayı mıdır bunca keder yoksa bir ideal uğruna mıdır bilinmez ama şu an için yaşananlar bunlar. Bu durumda yukarıda belirttiğim tutarsızlığa bir açıklama getiriyor zaten; sosyal yaşamın doğal döngüsünden o veya bu şekilde uzaklaşması pek öyle hayra alamet bir gelişme olmamakta. Alman birliğini yeniden kuracağız derken Polonya’yı kaybettiniz be kardeşim! Vaktiyle aranızdan kovduğunuz nüfus, kapital bir güce dönüşerek arsız bir komşu edasıyla aranıza sızıp size geçmişin faturasını kesmekte.
www.hadrianapolis.net
Çin son on yıl içerisinde gözle görülür bir ekonomik büyüme içerisinde. Ürettiği ürünler bütün dünya pazarlarını vurdu. Pragmatizmin estetik kaygılardan önce geldiğini anladılar. Kullanışlı olmasa bile ihtiyaca cevap veren kısa ömürlü fakat oldukça ucuz ürünler imal ettiler. Bir kullanımlık ömrü olan bu ürünler hemen tüketiliyor ve yenileri alınarak üretimde sirkülasyon sağlanıyordu. Vasıfsız ürünler ilk anda küçümsenmelerine neden olsa da bugün batılı yatırımcılar işletmelerini ucuz iş gücünün bulunduğu Asya ülkelerine kaydırmaya başladılar bile. Avrupa’da işsizlik yaşanmaya başladı. Yaşlı Avrupa kendi arasında bir güç birliğine gideceğim derken eldeki imkânlardan olmaya başlamış gibi. Hem gelenekçi bir devlet yönetimi anlayışına sahip olup hem de yaşlı nüfusuyla iyi bir tüketici olmayan bu hasis devletler üzerinde oyun oynamayı değerli kılacak bir neden var mı Amerika için? Hayır. Ama milyarı aşan nüfusuyla Çin iyi bir tüketim toplumu olabilir. Coğrafyasına uzak Ortadoğu’dan rekabetçi olmayan üretimi için gerekli petrolü savaş bahanesiyle yükselttiğiniz fiyatlarla sağlarsanız kendilerine iyi bir partner edinmiş olursunuz. Palazlanması kontrol edilen bir piyasaya rehberlik etmek nasıl bir duygudur acaba? Ya ordusunun giderlerini bahane ederek küçültme kararı almış olan Sarkozy’e ne demeli? Özel hayatının onca yoğunluğu arasında Dünya üzerinde gücü AB’yi aşacağı görülen CHİMERİKA’yı nasıl algıladı da işbirliği mesajları vermeye başladı?
Rusya’nın arşivini kamuoyuna açarak orada Ermenilere yönelik herhangi bir katliamın yapılmadığını belgelemeleri ve hatta bilinenin aksine katliamın Anadolu’da Ermenilerce Türklere karşı yapıldığını herhangi bir itiraza mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaları oldukça düşündürücü bir tavır. Gerçi, hayli zamandır başta ABD ve Fransa olmak üzere çeşitli ülkelerin, siyasi amaçlarca dillerine doladıkları bu söylem, bizim yabancısı olmadığımız asılsız bir iddiadan öte bir şey değildi fakat her ne hikmettir bilinmez kendi haklılığımızı bir türlü anlatamıyor, etkili olamıyorduk bu çevrelerde. Konunun tarih araştırmacılarına bırakılmasıyla işin lehimize sonuç vereceğini bile, bile tartışma odağını, yoğunlaştığı siyasi platformdan uzaklaştıramadık bir türlü. Dış dünyada yalnızdık, bizi dinleyecek, derdimizi anlayacak bir güç odağı bulamıyorduk. Yurt dışına verdiğimiz onca dış göçe rağmen, buralarda yaşayan insan potansiyelimizi koordine etmede sıkıntı yaşadık. Bir anlamda kendi kaderlerine terk edilen bu insanlarımız akılcı politikalarla ülkemizi siyasette, ekonomide, sanatta, bilimde temsil edebilecek nitelikli bir potansiyele dönüştürülebilirdi hâlbuki. Lobicilik faaliyetlerimizi bu insanlar üzerinden rahatlıkla sürdürerek sesimizi duyurabilirdik. Her ne ise sanırım yılların ürettiği bir takım ihmaller bizi içinde bulunduğumuz noktaya getirdi. Beklenmedik bir zamanda komşumuzdan gelen bu destek oldukça manidar. Ne olmuştu da onca zamandır tozlu tarih sayfalarında yatan bu gerçekliğe kulak tıkanmıştı da şimdi, birden bire harekete geçme ihtiyacı duyulmuştu! Kendimize düşman olarak gördüğümüz güç, bunca tarihsel arka plana rağmen vaz mı geçmişti huyundan? Tabiî ki hayır. Bir defa bu tür ilişkilerin dostluk ya da düşmanlık algılaması duygusallığında yürütülmemesi gerçeğini kavramış olmamız gerek milletçe. Ekonomi piyasalarındaki arz ve talep dengesi gibi bir durum söz konusu burada. Bana ne kadar yakınsan ben de sana o mesafede olacağım türünden bir şey bu. Fakat zamanlama ürkütüyor insanı. Rusya, bu tavrıyla uluslar arası çevrelere ben artık size karşı Türkiye’nin yanında yer alıyorum mesajı vermiş oluyor. Bu destek elbette yüreğimize su serpiyor ama öte yandan bilinen dengelerde sapmalar ve kaymalar, saf değiştirmeler yaşanıyor, Asya devletlerinde artık hissedilir şekilde bir dirsek teması görülmeye başlanıyor.
Yukarıda belirttiğim gibi,Orta Doğu’da bölge insanları olarak arzu etmediğimiz gelişmeler ön görülmeye çalışılarak bir takım hesapların içine girilmiş. Dilerim rabbimden insanımız, aç gözlü muhteris bu eski hesaplara konu olmak talihsizliğine düşmez.
Siyasette, tutarlılığı niye ararsın be kardeşim?saf mısın nesin? Çapın,birikimin, dağarcığın yeni yeni mi başladı böylesi konuları sorgulamaya? Bak,tarihin hangi döneminde makyevalist uygulamaların dışında bir durumla karşılaşacaksın? Cevap ver. Buna reel politik denir.Başkaca bir çıkışı yok bu açmazın,bu gerçeğin erken kabulü aklın kemalatıyla ilintili vs. vs. İyi ama tarihin sayfalarında oyun bozucularda çıkmıştır. Mussolini ve Hitler gerçeğini unutmadı bu insanlık.